ZAMANSIZ HİKAYELER

Gerçekle hayalİn, geçmİşle geleceğİn arasında kalmış hİkâyeler.

tanık olmak

Yeğenim, Gökalp adında bir çocuğa âşık olmuş. Bu kelimeyi kullanırken nasıl çekindiğini, sesini nasıl incelttiğini, ardından utangaç bir tebessümle yüzünü kaçırdığını hatırlıyorum şimdi. Gökyüzü, o sırada, bir çocukla bir amca arasında geçen böyle bir konuşmaya tanıklık edercesine griydi, ama kenarlarında belli belirsiz bir ışık da vardı; İstanbul’un ta kendisi gibi.

“Gökalp neden özel?” diye sordum. Cevabı beni şaşırttı. “Kızlara farklı davranıyor,” dedi. “Nazik. Erkeklerle konuştuğu gibi konuşmuyor bizimle.” Bu yaşta bir çocuğun böyle bir farkı ayırt edebilmesi bana, yıllar önce kendi sınıf arkadaşlarımı hatırlattı. Hangimiz bir çocuğun sessizliğinde annesinin ölümünü taşıdığını fark edebilmiştik? Gökalp, fen bilgisi dersinde parmak kaldırıp, “Bu ilacı tanıyorum… Annem ölmeden önce kullanıyordu,” dediğinde sınıf bir anda susmuş. O anın sessizliği hâlâ kulaklarımda.

Yeğenim, onun yüzüne bakmış o sırada. Gözlerindeki mat ışığı, sanki bir tür sonbahar hüznünü tarif edercesine anlattı bana. Gökalp, annesini sınıfa getirmişti. Kısacık bir cümleyle, bir ilaç kutusunun üzerinden.

Cumartesi, birlikte bir hamburgerciye gittik. Yeğenim seçti yeri. Sonra ona Uzakdoğu mutfağını önerdim. Şaşırarak kabul etti. İstanbul’un güneşli ama ıslak günlerinden biriydi. Böyle havalarda taksi bulmak imkânsızdır, ama biz bulduk. Belki de şehir, çocukların heyecanlarına bazen yardım ediyordur.

Taksici, dikiz aynasından bizi süzdü. “Küçük hanımı gezmeye çıkardın baba,” dedi bana. “Kız çocukları başka olur…” dedi sonra, durup dururken. Üç çocuğu varmış; biri kız. “İki oğlum var, sadece para istemek için ararlar. Kızım bir gün bir şey istemedi benden.”

Kelimeleri içimde yankılanıyordu ama ben başka bir düşünceye takılmıştım: Bu şehirde, insanların en sıradan cümlelerinin altı ne zaman bu kadar derinleşti? Bir babanın yalnızlığı mı, bir taksicinin sırrı mı? Yoksa ben mi artık her kelimeyi bir hikâyeye dönüştürmeye bu kadar meyilliyim?

Bir anda durdu. “Şurada sivil trafik var, müsaade edin…” dedi. Taksi fiş defterinin arkasına yazılmış bir liste çıkardı. Plakalar. Korsan taksiciler. Polise gösterdi. Lokasyon verdi. Sanki bir suçluyu değil, kendi küçük hayatının adaletini sağlıyordu.

Onu izlerken, bir tuhaf öfke belirdi içimde. Bir şehrin kalbinde, insanların birbirini gammazlayarak güven araması bana çocukken okuduğum Sovyet romanlarını hatırlattı. İneceğimizi söyledim. Yürümeye başladık.

Yolda, fazla konuşmadık. Ama Asya yemeği güzeldi. İçine bir şey oturmuş insanlara, sıcak soslar iyi gelir. Yeğenim ilk kez denediği o yemeği beğendi. Gökyüzü hâlâ aynıydı.