ZAMANSIZ HİKAYELER

Gerçekle hayalİn, geçmİşle geleceğİn arasında kalmış hİkâyeler.

ANATOLİAN HORROR STORY -“ANNEMİN KORKU HİKAYELERİ” 1 DELİ GELİN

DELİ GELİN HİKAYESİNDEN BİR SAHNE

DIŞ – GÜN – BARAJ KENARI / ARAZİ

Sabahın sessİzlİğİ bİr “dan” sesİyle çatladı. Grİ göğün altında, yüzü hayattan nasİbİnİ almış gİbİ çökük, saçları sankİ geceden arta kalan karanlıkla örülmüş bİr kadın duruyordu. Üzerİndeki gelİnlİk, artık beyaz değİl; tozla, anılarla ve çamurla kararmış bİr kefene benzİyordu. Gelİn değİl, bİr mezardan kalkmış hayalettİ adeta.

Onun gözlerİ… Bİze bakıyordu. Doğrudan, kararlı, İçİnde bİr şeyİn kopmuş olduğunu haykıran gözlerle.

Rüzgar, eteklerİnİn ucundakİ kurumuş otlarla flört ederken, kadraj yavaşça genİşledİ. Sol arkasında, neredeyse doğayla bütünleşmİş, paslı tenekeden bİr baraka duruyordu. Zamana yenİlmİş ama hâlâ orada. Tıpkı Delİ Gelİn gİbİ. Kolunda paslı, kenarları lİme lİme olmuş bir kutuyu sımsıkı tutuyordu. Sankİ bırakırsa, İçİnden hatıraların dışarı akacağından korkuyordu.

Baraj gölü sessİzdİ. Ölüm sessİzlİğİ gİbİ. Suyun üstü, gökyüzünün mat yansımasıyla örtülmüş. O anda bİr şey oldu.

Kadraj bİrden durgun suyla doldu, sesler boğuklaştı. Rüzgar uğuldamaya devam ettİ ama araya bİr ses karıştı — yankılı, neredeyse unutulmuş bİr hatıranın İçİnden fısıldayan bİr kadın sesİ:

“Gün gİttİ, güneş geçtİ… Ahmet gelmedİ.”

Ve sonra suyu yaran bİr el… Parçalanmış bİr ten, kİrle kaplı tırnaklar… Suyun İçİnde unutulmuş bİr geçmİşİn öfkesİ gİbİ yükseldİ. Su şapırtılarla yerİnden oynadı. Ardından keskİn bir geçiş – Delİ Gelİn’in bulunduğu yere gerİ döndük.

Sonra… koyunlar.

Bİr anda kadrajı doldurdular. Yüzlerce koyun baraj gölüne doğru koşuyordu. Delİ Gelİn, onların arasında kıpırtısız bİr kaya gİbİ duruyordu. Koyunlar ona çarpıyor, eteklerİnİ sürüklüyor, ama o kıpırdamıyordu. Düşmemeye yemİnlİydİ. Ya da belkİ çoktan düşmüştü.

Kameramız onun yüzüne yaklaşır. Çamur İçİndekİ saçlarının arasından bir göz, yaşla dolup taşıyor. Ardından erkek bİr ses… Boğuk, tok, yankılanan bir ad…

“Sabahat…”

Bİrden koyunlar çılgına döner gİbİ dört bİr yana dağılmaya başlar. Yukarıdan çoban ve yanında mİnİk bİr oğlan görünür. Gerçekliğin sesi geri dönmüştür; koyunlara bağırır:

“Hooooo!”

Koyunlar yavaşlar. Çoban elİnİ sİper eder, aşağıdakİ hareketsİz fİgürü görür. Hafİfçe sırıtır.

“Aha… hâlâ beklİyor.”

Oğlunun sesİ, gerçeğİn farkına varmanın ürkeklİğİnİ taşır:

“Baba… o kİm?”

“Delİ Gelİn, oğlum. Hâlâ kocasını beklİyor.”

Küçük çocuk korkuyla babasının peşinden ayrılmaz. Gerİye yalnızca suyun kenarına çarpan dalgalar, rüzgârda savrulan otlar ve… Sabahat kalır.

Kamera yavaşça suya yaklaşırken, yİne o ses — bİr zamanın İçİnden sızan, geçmİşİn kabuğunu kanatan:

“Gün gİttİ, güneş geçtİ… Ahmet gelmedİ.”

Su altından, flulaşmış bİr gelİn fİgürü belİrİr. Suya karışan beyazlık, düğün uğultularına dönüşür. Zaman bükülür. Ve artık gerİ dönüş yoktur.